Yazıma, bahriyemize
zekâ, cesaret ve bilgisi ile kendi sahasında
bir basarı örneği vermiş olan merhum Yüzbaşı
İdris Bey'in bir resmini koyarak başlamak
isterdim; ne yazık ki resmi yerine, ona
bahriyede Torpidocu namım kazandıran, torpido
silâhını Deniz Müzesi'nin silahlar salonunda
bulabildik. Buna da şükür! 93 Harbi diye
bilinen Türk - Rus savaşının her tarihî
olay gibi deniz harp tarihi yönünden de
ibret dolu dersleri vardır.
Bu harpte İdris Bey sayesinde,
Osmanlı imparatorluğu bahriyesine ilk defa
torpido silâhı girmiş ve müteakip senelerde
ehemmiyeti anlaşılarak kullanılmaya başlanmıştır.
Kendi sahasında Türk bahriyesinde reform
yapmış olan bu zat, çok seneler sonra ancak
yüzbaşı rütbesine kadar yükseltilen İdris
Bey'di. Onun değil bir resmini, adını dahi
güçlükle bulmanın üzüntüsünü duyuyoruz.
1877-1878 Harbi'nde Osmanlı bahriyesi dünyanın
en modern ve en kuvvetli birkaç donanması
arasında olduğu halde mağlubiyete uğradı.
Burada da tarih bize teknik ve ilmin bir
örneğini vermiştir. Sultan Abdülaziz devrinde
ulaştığı büyük güce rağmen bu donanma cari
tabya tatbikatları ile olgunlaşmamış, Boğaz'da
bir süs gibi kalmıştır.
Harbin başında Tuna'da
8 kıt'a zırhlı gemimiz vardı ki, bunlar
5-6 cm.'lik zırhlara sahiptiler. Vidin civarındaki
kuvvetlerimiz 18 ahşap tekne, cem'an 1000
kişi ve 60 toptan ibaretti. Ruslar müteakip
senelerde amiral rütbesine kadar yükselmiş
olan Makarov isimli bir yüzbaşı sayesinde
denizde başarıya ulaştılar. Nitekim Ruslar,
Balkanlarda ileri harekât ile Tuna nehrinin
aşağı kısmında İbrail yakınındaki Kalas'ı
ele geçirerek bu sahili kontrollarına aldılar
ve Karadeniz'e açılan kıyılan mayınladılar.
Bu suretle Osmanlı donanması
Karadeniz'den, Tuna'daki birliklerine yardım
edemez oldu. Mayıs ayında aralannda Lûtf-i
Celîl zırhlısı da bulunan Türk filotillası
İbrail'i tekrar ele geçirmek için taarruz
ederken, Ruslar'ın sahil bataryaları tarafından
bombardımana tutuldu ve Lûtf-i Celîl yaralar
alarak battı. Bu gemi, kendi sınıfında en
güçlü şekilde silâhlandırılmış gemiler arasında
sayılırdı. Ancak 10 mayıs 1877 tarihinde
bir tek mermi bile atamadan İbrail civarında
berhava oluşu ile Ruslar kolay bir basarı
kazandılar. Atılan mermilerden biri cephaneliğe
isabet etmiş ve bütün mürettebatını teşkil
eden 17 subay ile 200 erin hemen hepsi şehit
düşmüştü.
Türk filotillası Tuna'da
ikinci olarak Seyfî isimli zırhlı gemiyi
kaybetti. Bu gemi 31 metre boyunda 350 ton
hacminde idi. Rus bahriye subaylarından
Makarov isimli bir yüzbaşı, Amerikalılar'ın
iç savaşta nehir muharebelerinde kullandıkları
gönder torpidosunu imale muvaffak olarak,
aynı usulü Tuna'da Seyfî monitörü üzerinde
tatbik etti. Makarov, istimle çalışan birer
tonluk dört küçük tekneyi önce siyaha boyatmış
ve gönder torpidolan denilen bir ağaç direk
ucuna yerleştirilen iptidaî karabarutu havi
silâhları da sancak - iskele iki yanlanna
yerleştirtmiş olarak hedefine doğru sürdü.
Hedefe yaklaşınca önce
bir torpido Seyfî'nin iskele kıçomuzluğu
altında patlatıldı ve gemi aldığı yara ile
ağır ağır batmaya başladı. Bu defa Makarov,
ikinci torpidosunu da diğer bot ile tam
vasatta infilâk ettirince, gemi birkaç dakika
içinde batıverdi. Ancak bu malûmat Rus kaynaklarından
alınmıştır. Halbuki Orgeneral A. Fuad Erden'in
1877-1878 Osmanlı-Rus Seferi isimli eserinin
219'uncu sahifesinden itibaren Rus ordusu
ile Tuna sahillerine gelen bir Fransız topçu
subayı olan Yüzbaşı Marki Vichy'nin hatıratı
nakledilmektedir.
Bu hatırattan, Seyfî'nin
hemen batmadığı, Niğbolu'ya kadar sürüklenip,
orada sahile yakın bir mevkide battığı anlaşılmaktadır.
Nitekim 1947 yılı ekim ayı sıralannda, Tuna
nehri, anormal bir şekilde çekilmiş ve Niğbolu
kıyılarında eski bir harp gemisinin kalıntısı
ortaya çıkmıştı. Haberden, geminin 31 metre
boyunda, 7,5 metre genişliğinde bir Türk
gemisi olduğunun anlaşıldığını öğrenmiştik.
İdris Bey'in torpidoyu
gerçekleştirmesini sağlayan asıl karşılaşma
15 aralık 1293 günü vuku buldu. Bu sırada
Türk donanması, Batum limanı çevresinde
bulunuyor ve Rus sahillerini abluka ediyordu.
Ruslar Grandük Konstantin vapurunu burada
da kullandılar ve mezkûr gemi, Batum'un
5 mil kadar açığına geldikten sonra 4 adet
torpido taşıyan istimbotunu denize indirdi.
Bunlardan Çeşme ve Sinop bu defa «Seyyar
torpido» adı verilen modern tipte Whitehead
torpidosu taşıyorlardı.
Bu tekneler güçlükle Batum'a
yaklaştılar ve zırhlılanmız tarafından görülmemek
için bacalarından çıkan dumanın kıvılcımlı
olmamasına dahi dikkat ederek, gerekli tedbiri
aldılar. Çeşme 60 metre mesafeye kadar yaklaşarak
ilk Whitehead torpidosunu ateşlediyse de,
torpido zikzaklar yaparak su üstünden gitti
ve hedefine ulaşamadan infilâk etti. Çeşme'yi
takiben Sinop da torpidosunu ateşledi. Fakat
bu torpido hedef yerine sahile baştankara
etti. Ancak infilâklar sebebiyle durumu
farkeden Türk gemicileri, karanlığın kesafetine
rağmen ateşe başladıklanndan Ruslar, Batum'dan
uzaklaştılar.
Günün aydınlanmasından
sonra Rus istimbotları tarafından atılıp
patlamamış olan torpido sağlam bir şekilde
sahilde bulundu ve büyük bir dikkatle İstanbul'a
nakledildi. Bu devri yaşamış olan merhum
firkateyn kaptanı Muhiddin Atayiğit hatıratında
şöyle diyor:
«O zamana kadar uzaktan
kullanılan ve adına seyyar torpil denen
bu harp aletlerine dair, eserini ve müessiriyetini
gördükleri halde bahriyemizde tam bir malûmat
yoktu. Ele geçen bu torpil de İstanbul'a
gönderildikten sonra tersane kumandanlığının
idaresindeki ambarlardan birine konularak
kapısı kilitlenip, muhafaza altına alındı!
Çünkü ilk defa olarak seyyar torpil görülüyor
ve infilâktan da korkuluyordu.»
Hakikatte torpidoyu kullanan
donanma, devrin Türk donanmasından çok zayıf
bir haldeydi. Halbuki Sultan Aziz, büyük
masraflar ve itina ile donanmayı yenilemiş,
donatmış, hatta lumbar ağzında nöbet tutan
nöbetçilerin selâmlama işlerinde kullandıkları
ve «sistre» tabir olunan düdüklerini kemik
yerine gümüşten yaptırtmıştı.
Ancak bu donanma, vatanları
için her türlü fedakârlığı yapmaya hazır
personeline rağmen, parlak boyalı yeni gemileri,
deniz tertipli muhteşem armaları ve silâhlarına
rağmen yenilivermiştir. İstanbul'a getirilen
torpido hemen duyulmuş, bu yeni silâh, subaylarımızın
merakını celbetmişse de harbin peşpeşe getirdiği
felâketler arasında bu müthiş silâh konulduğu
mahzende unutulup gidecekti. Ama bir kişi
torpidoyu bir türlü unutamıyordu: Mülâzim-ı
evvel İdris Efendi. Yine firkateyn kaptanı
Muhiddin Atayiğit hatıratında bu olayı şöyle
anlatıyor:
«Heybeliada'daki Bahriye
Mektebi'mizin yetiştirdiği zabitandan mesleğine
pek meraklı, çalışkan, zeki, yüksek riyaziye
ve tahsil görmüş, hoş sohbet makine mühendisi
Mülâzım-ı evvel İdris Efendi de ele geçen
torpili pek merak etmişti. Her gün torpidonun
saklı durduğu mahzenin önünden birkaç defa
geçer ve fırsat buldukça ve kimsenin kendisini
görmediğini anlayınca kilitli kapının deliklerinden
görebildiği kadar, insan zekâsı ve eliyle
yapılmış, koca zırhlıları batıran veya havaya
uçuran bu deniz mahlûkunu seyreder, sağa
sola başını sallıyarak lahavle okuyarak
geçer giderdi. Bütün düşüncesi bu torpili
yakından görmek, tetkik etmek, esrarını
öğrenmekti.
«Kaç defa resmen müracaat
etti, özel ricalarda bulundu; mümkün değil
bahriye makamları, âmirleri kendisine müsaade
vermediler. Azimkar mülâzim, neticesi nekadar
fena çıkarsa çıksın, ne olursa olsun mutlaka
torpili yakından görmeye, tetkik etmeye
kendince karar vererek hazırlanmaya başlamıştı.
Ve bir gece uydurduğu anahtarla mahzenin
kapısını açarak içeriye girip, kapıyı güzelce
kapattı. Elinde çeşitli alet ve edevat,
tomarla kâğıt ve bir de fener vardı. Yüreği
çarpa çarpa torpile sokuldu. Koca zırhlıları
batırmaya kâfi gelen kudretli ve esrarengiz
aletin önünde bir müddet duraladı. Belki
işe neresinden başlamak lâzım geleceğini
düşünüyordu.
Bilmediği bir tarafına
dokununca patlarsa korkusu ile onu evvelâ
uzaktan tetkike başladı. «Evet, o patlarsa
muhakkak kendisi en küçük bir parçası bulunmayacak
zerrelere ayrılarak mahvolacak, o civardaki
bütün binalar da yıkılacaktı. Ne olursa
olsun işe başlamak azmindeydi ve bu inanç
ile torpili sökmeye başladı. «Bir parçayı
söküyor, onun enini boyunu, bütün eb'adını
gayet dikkatle ve fen dahilinde ölçüyor,
kaydediyor, bir de resmini çiziyordu. Uzun
bir gecenin sabahına kadar meşgul olan Idris
Efendi, sabahın ilk belirtileri sırasında
işini bitirmiş, söktüğü aksamı şöylece yerine
takarak, ertesi gece de işine devam etmek
üzere bu yerden ayrılmıştı. Bu gece ziyaretlerinden
on beş gün kadar sonra, Bahriye Nezaretinin
yüksek makamlarını hayretler içinde bırakan
bir dilekçe elden ele dolaşmaya başlamıştı.
«Çarkçı mülâzim-ı evvellerinden
İdris imzasını taşıyan bu arzuhal ile istida
sahibi kendisinin de bir torpil keşfettiğini
ve yapmaya muvaffak olduğunu bildirerek
bahriyemizde, fabrikalarımızda bizzat imaline
müsaade olunmasını resmen niyaz ediyor ve
istiyordu.
«Havadis mühim, ama pek
mühim, pek müthişti, derhal etrafta duyuldu.
Galata ve Beyoğlu bizimle beraber yaşayan
fakat asla bizim gibi olmayan ve olamayan
Rumlar, Ermeniler, Yahudiler ve Levantenlerle
dolu muhitlerdi. Haber, bunların da eline
geçti. Gazeteler bu konuda yazılar yazdı,
her biri bu konuda bir başka düşünce beyan
etti. Ancak bu yeni icat Türk torpili, bütün
dünyanın da malûmu olan bir Whitehead torpidosu
idi. Büyük maddî güçlere sahip olan devletler,
torpidoyu binlerce lira ödeyerek torpidonun
mucidi Mr. Whitehead'den satın almaktaydılar.
Osmanlı devleti ise şimdiye kadar böyle
bir mubayaada bulunmamıştı. Deniz makamları
bir müddet sonra İdris Efendi'den hakikatin
ne olduğunu tabiî anlamış ve bu keşfin nasıl
meydana geldiğini tamamiyle öğrenmişti.
«Aradan biraz zaman geçmişti
ki; bir gün yaşlıca bir İngiliz'in tersane
kapısında rastgeldiği zabitlere sokularak:
«Where is Mr. İdris?» (İdris Bey nerede?)
diye sorduğu görüldü. Birkaç gün devam eden
bu araştırma neticesinde üstü başı pek temiz
ve pek kibar giyinmiş olan bu İngiliz aradığını
bulmuştu. Beraberce o zamanlar Kasımpaşa'da
pek meşhur olan Tokatlı'nın kahvesine gittiler,
İngiliz soruyordu; torpili nasıl keşfetmiş,
bilhassa torpilin sualtında muntazam gitmesini
sağlayan kısmı yapmayı nasıl başarmıştı?
«İdris Efendi kendine has
olan ton ve ifade ile icap eden cevaplan
vermekte kusur etmiyordu. Nihayet sulhen
bir neticeye varamadılar ve ayrıldılar.
«Büyük emek ve etüdlerle meydana getirdiği
silâhının sağlıyacağı maddî imkânları dahi
kaybetmek durumuna düşen Mr. Whitehead,
İdris Efendi aleyhine dâva açtı, fakat sonunda
dâvayı kaybetti.
«Bu davada Mr. Whitehead,
İdris Efendi ile vaki birçok temaslarından
mütehassıs olmaya başlamıştı. Neticede bir
gün bahriye nezaretine bizzat müracaat ederek,
eldeki torpilin eskice bir model olduğunu,
o, kendisine iade edildiği takdirde yerine
yeni birkaç torpil vereceğini, İdris Efendi'yi
pek dürüst ve memleketi için pek fedakâr
bir zabit olarak tanıdığını, bu cihetle
kendisini pek beğendiğini ve refakatine
verildiği takdirde memleketine götürerek
kendi torpido fabrikasında bilfiil çalıştırarak
torpido ilmini öğretebileceğini söyledi
ve ricada bulundu. Bahriye Nezareti, Mr.
Whitehead'in arzusunu yerinde bularak İdris
Efendi'yi fabrikanın çalışmasını öğrenmek
üzere Fiume şehrine gönderdi. İdris Efendi
bu şehirde bizzat Mr. Whitehead ile beraber
çalıştı.
«İdris Efendi başarısından
kendi pek istifade edememiş, hattâ bizde
âdet olduğu üzere pek az takdir edilmiş,
ancak uzun seneler sonra yüzbaşı rütbesine
ulaşabilmiştir. En büyük ikbâli ise Heybeliada
Bahriye Mektebi'nde subay ve mühendis çıkacak
son sınıfa torpido öğretmeni olarak tayin
edilmesidir. Öğrencilerine haftada yalnız
bir gün, o da bir buçuk saat torpido dersi
vermeye gelir, dersini bu kısa süre zarfında
kendine mahsus fevkalâdeliklerle takrir
eder, torpido resimlerini ve aksamını gayet
muntazam ve mükemmel çizilmiş olarak öğrencilerine
verir, arkadaşlar da bu resimleri teksir
ederek bütün sınıfa tevzi ederlerdi, İdris
Bey'i, hepimiz dört gözle beklerdik. Onu
yalnız bizim gibi talebeleri değil, bütün
arkadaşları severdi.
Hayatı imkânsızlıklarla
geçtiği anlaşılan İdris Efendi, genç denecek
yaşta vefat etti. Belki bir deniz birliğimize
mütevazı da olsa büstünü dikerek onu anabiliriz
kanısındayım.
|