Girit adasının fethine
Sultan İbrahim zamanında başlanmış, Avcı
Sultan Mehmet zamanında tamamlanmıştı. 1821'de
Yunan istiklâlini hazırlayan Heten'a Cemiyeti
elini buraya da atmış, Rumların ayaklanması
sağlanmış ve Türklerin can ve mal emniyeti
son bulmuştu. Açıkgöz Rumlar, bunu Avrupa
basınına kendi lehlerine ulaştırmayı başarmışlar
ve Türklerin katliâma giriştiği propagandasını
yaymışlardı.
1825'te yapılan Girit ve
Sisam ayaklanmaları çok kanlı olmuştu. 1866'da
birçok Avrupa devletinden para ve silâh
yardımı sağlayan bir ihtilâl hareketi meydana
getirmişlerdi...
Bu sırada Avrupalılar araya
girerek, Girit için bir özel idarenin kurulmasını
istediler. Bu yeni idare bugün Kıbrıs'ta
olduğu gibi, Rumların gelişip teşkilâtlanmasına
yardım etti. (not: bu yazının kaleme alındığı
tarih 1969'dur!)
Yunanistan'a öğrenim için
giden Giritliler, Yunanlılar tarafından
teşkilâtlandırılmış, halkı kandırmak için
köy köy dolaşarak, nutuklar vererek, kilise
ise gizli gizli halkı kışkırtmaya başlamıştı.
İsyanların ve şikâyetlerin
önü alınmayınca da Avrupalılar, Babıâli'yi
aralıksız sıkıştırmakta olduğundan II. Abdülhamid
olayı yerinde incelemek üzere Gazi Ahmet
Muhtar Paşa'yı oraya gönderdi. Paşa, Hanya
yakınındaki Halpa köyünde isyancı başlarıyla
bir anlaşma yaptı.
Bu sırada Girit'te vali
olarak Kostaki Adanidis adlı biri bulunmaktaydı.
Yunan kilisesinin adamı olan vali, açıktan
açığa ayaklananları korumakta, adalıların
kalbini kazanarak, millî bir lider olmak
hevesindeydi. Valinin yardımcıları da Kasımzâde
Hamdi, Kaurzâde Hasan Bey?lerdi. Aynen bugün
Kıbrıs'ta başkanın Rum, muavinin Türk olduğu
gibi. (not: bu yazının kaleme alındığı tarih
1969?dur!)
İngiliz konsolosu Tomas
Sandoviç de valiyi korumakta ve Türk yardımcıların
yetkilerini kullanmalarını önlemekteydi.
Halpa anlaşmasından sonra valiliğe getirilen
Fotiyadis, Yunanlılık gayretkeşliği içinde
kendi adamlarını iş başına getiriyor, gizlice
asîleri koruyor, Türklerin katledilmesine
teşvik edici yollar tutuyordu.
Valilikte müddeti dolan
Fotiyadis, bu görevde kalmak için bir hayli
uğraştıysa da, Babıâli kararında ısrar ederek
görevinden uzaklaştırdı. Yerine geçen Sava,
isyancıların direnmesiyle görevinden alınmış,
yerine Londra sefaretinde bulunan Kostaki
Antapulos getirilmişti. Mutedil hareketlerle
Girit'te düzeni sağlamak kolay değildi.
Atina ve Patrikhane, buradaki fesat tohumunu
aralıksız geliştiriyordu, ilk patlak Hanya'da
oldu. İleri gelen birkaç Türk, Rumlar tarafından
öldürüldü. Ordu ve valinin şiddet tedbirleri
bir fayda sağlayamadı. İkinci defa durumu
incelemek için gönderilen Mahmut Celâledin
ve Ahmet Ratip Paşalar'ın tavsiyeleri de
Rumların işine gelmedi.
Sebrona'da genel bir ayaklanma
yaratarak birçok Türk'ün kanına girdiler.
Bu durum karşısında başarısızlığa uğradığını
gören Kostaki Paşa, istifa etti, yerine
Nikolaki Sartinski getirildi. Yeni vali,
muvaffak olmak için, mutedil Rumları tutmak
yolunu izleyince, Yunan taraftarları ayaklanarak
1889 ihtilâlini meydana getirdiler.
RUMLARIN FESAT MAKİNESİ
Nikola Zoridis, Yani Mihaki,
Aristidi Kiriari, Anderya Kakori, Mennos
Isihakis gibi sergerdeler, Kakori'nin başkanlığında
toplanarak adanın Yunanistan?a katılması
isteğini ileri sürdüler. Köy köy dolaşarak
cahil halkı ayaklandırdılar. Dini inançlarından
faydalandılar. Köylerde, şehirlerde silâhlanan
Rumlar, ansızın Türklerin üstüne atılarak
binlerce Türk'ü öldürüp, evlerini yaktılar,
yiyeceklerini yağma ettiler. Duruma bir
türlü mani olunamıyordu. Nikolaki de azledilerek
Ali Rıza Paşa bu göreve getirildi. Ali Rıza
Paşa bir askerî valinin bu göreve atanmasını
isteyerek çekilince, yerine Müşir Şâkir
Paşa'yı gönderdiler. Şâkir Paşa'nın aldığı
tedbirler, kısa zamanda Rumları sindirdi,
adaya sulh ve sükûn güneşi doğdu. Fakat
bu durum Atina'nın işine gelmiyordu. Onun
amacı Girit'i ele geçirmekti. Bunun için
orada durmadan ayaklanmalar, huzursuzluklar
olmalı, Türkler öldürülmeli, adadan kaçırılmalı,
mal ve mülküne el konulmalıydı. Ancak ada,
Rum ekseriyeti sağlanırsa Yunanistan'ın
olabilirdi. Ayrıca gizli gizli göçmen sokmak
yolu da tutturulmuştu.
Fesat makinesi bütün gücüyle
Türkler aleyhine işliyordu. Mahmut Celâleddin
Paşa'nın valiliği devresinde de idare normale
dönmüşse de ortalığı bulandırmak isteyenler,
bir komite kurarak, ada Türkleri'ni öldürmek
yurtlarını, mallarını yağma etmek amacıyla
harekete geçtiler. Bahane olarak da jandarmaların
Arnavut oluşunu, insafsız hareket ettiklerini
ileri sürüyorlardı. Jandarma çavuşu Zekeriya
ile bir jandarma ve dokuz yaşındaki kız
çocuğunu öldürerek ayaklanmanın ilk kanını
akıttılar.
Önceden hazırlıklı olan
başkaldırma kadrosu, kısa zamanda 1.500'e
yükselmişti. Papazlar, din işlerini bırakmışlardı.
Fener kilisesiyle el ele veren Atina metropoliti,
durmadan kiliselere gönderdiği emirle, halkın
isyancılara karışmasını ve her türlü yardımda
bulunmasını istemekteydi. Birçok papaz da
silâhlanarak bu ayaklanmaya katılmış, isyancılar
için Yunanistan'dan bir hayli para ve silâh
da getirmişlerdi. Epitropi komitasının başkanı,
Heybeliada papaz okulundan yetişen Malako
idi. Ayaklanma genişledikçe, durum bir Haçlı
görünüşü göstermeye başlamış, Hıristiyanlığın
İslâm'ı Girit'te yok etme dâvası hâlini
almıştı. Kısa zamanda isyancıların toplamı
5.000'i bulmuştu.
Atina, propaganda yönünden
kuvvetli bir kozu eline geçirmiş, Türklerin
mazlum Rumlara zulmettiğini gösteren resimler
yaptırmaya, yazılar yazdırmaya memur ettiği
adamlarını Avrupa başkentlerine yaymaya
başlamıştı. Avrupalı koruyucularını, adanın
kurtarılması hakkında yardıma çağırıyor,
İngiliz ve Ruslar bu yardıma çoktan hazır
bulunuyorlardı. Rus, İngiliz, Fransız, İtalyan
gazete ve dergileri bu yılki yayınlarında
hep Rumları koruyan ve haklı gösteren yazılarla
doluydu.
Durumun oradaki kuvvetle
bastırılması imkânsız hâle gelmişti. Bu
yönden kuvvetli bir birliğin orada görev
alması gerekiyordu. Neticede, Abdullah Paşa
kumandasındaki isyanı bastırma ekibi, 29
mayısta Suda limanına çıkarıldı. Vamos'ta
Rumların kuşattığı Türkleri kurtarmak için
Kalive kasabasına da bir birlik gönderilmişti.
18 günlük çetin bir hareket sonu Sebrona
ve Romata da kuşatılmış, Türkler aç ve silâhsız
bırakılmış, Türkler, 7 haziranda asilerin
ezilmesi üzerine kurtarılmıştı.
Rumların Türklere karşı
gösterdikleri kötü ve insafsız hareketlere
aynı şekilde karşı koymaktan başka çare
kalmadığını gören Provliyalı Türkler de
, kendilerini yakalayıp yakmak isteyen asilerden
bir kısmını yakalamış, fakat bunların, kendilerini
isyancıların zorla ayaklandırdığını iddia
etmeleri ve yalvarmaları sonucu bırakmıştı.
Rumlar ise, Türklere eziyet ve hakaretten
geri kalmıyor, çocukları bile aç bırakmak
için fırınları, un depolarını, tarladaki
ekinleri yakıyorlardı.
AVRUPA'NIN KARARI
Yunanlıların hem silâhla,
hem de propaganda yönüyle çalışmaları boşa
gitmiyordu. Koruyucuları olan Avrupalılar
işe burunlarını sokarak Bâbıali ile 1896
yılı 25 ağustosunda büyükelçiler seviyesindeki
toplantıda şu karara vardılar:
? Girit valisi Hıristiyan
olacak, devletlerin tasdiki ile Babıâli'ce
beş yıl için atanacak,
? Vali, genel meclis tarafından kabul edilen
kanunları reddetmek yetkisini taşıyacak,
? Adada bir karışıklık çıkması hâlinde silâh
ve asker yardımı isteyebilecek,
? Memurların üçte biri Hıristiyanlardan
seçilecek,
? Avrupalı hukukçuların yöneteceği bir adli
ıslahat komisyonu teşkil edilecek,
? Bingazili Araplar, valinin izini olmadıkça
Adaya yerleştirilemiyecek, vali, asayiş
yönünden bulunmalarını istemediği kişileri
adadan çıkarabilecekti.
Buna rağmen Atina bu durumu
kendi çıkarlarını baltalamış kabul ederek
kolları sıvamaya, ajanlarını sokarak Spitropi
kuruluşlarıyla anlaşmaya vararak onları
papazlar yoluyla harekete geçirmeye girişti.
Köy köy kıpırdamalar ve katiller, ırz ve
mallara el atmalar başladı. Yunanlılar yayma
geçmek için bunu beklemekteydiler.
Yayınlanan bir tebliğde:
insanlık, medeniyet âlemi!... Biçâre Giritlilere
yardım elinizi uzatınız!... O zavallıların
mal ve can emniyeti tehlikeler altındadır.
Her gün binlerce Hıristiyan öldürülüyor.
Eğer Girit Hıristiyanlarının nasıl bir sefalet,
nasıl bir felâket içinde bulunduğunu görürseniz,
merhametli kalbiniz kanlanır, göz yaşlarınız
damlar. Şimdi, türlü işkence altında can
çekişen ve hayatlarını feda ile hepimiz
için kutsal olan Yunanlılığın vefalı kucağına
can atmak isteyen Hıristiyan kardeşlerimize
imdat ve yardım edelim!... deniyordu.
Olayları tamamen ters aksettiriyorlardı.
Oysa ölen, öldürülen Türkler, öldüren, mal
ve cana el uzatan Rumlardı. Propaganda,
Hıristiyanlık dâvasının altında yavuz hırsız,
ev sahibini bastırıyordu. Bu durum karşısında
artık pasif kalınamazdı. Aynı şekilde durumun
bütün açıklığıyla dünyaya anlatılması gerekiyordu.
25 temmuz 1896'da valiye ve Avrupalı devlet
konsolosluklarına Rum kötülüklerini anlatan
bir tamim yayınlandı. Bunda özetle şöyle
denmekteydi:
«Birçok imkânlar sağlanması
dolayısıyla bir refah içinde bulunulması
gereken adamızda, sükûn ve huzuru Rum vatandaşlarımız
bozmaktadır. Karışıklık ve eşkıyalık, adayı
bir harabeye çevirmiş, oturmayı adada imkânsız
hâle getirmiş, Türkler için hiç bir yönden
huzur ve sükûn kalmamıştır.
RUM MEZÂLİMİ
«Bir yıldan beri Rum vatandaşlarımız,
Türk köy ve evlerini yakmakta, mallarını
yağma etmekte, sonra da bunu Türkler, Hıristiyanlara
yapıyormuş gibi göstererek, bunu Yunan basınına
da aktarmakta, dünyayı aldatmaktadır. Hıyanetin
bu derecesine tahammül insan gücü dışındadır.
Rum tebliğinin yalanlığını şöylece ispatlayabiliriz:
«Hanya'ya bağlı Gidanya
ilçesinde Psatoyano, Babilo, Vatolakos,
Alikiyano, Konfo, Gorano, Strine, Pisires,
Romata, Sebrona, Lotraki, Pisikopi, Modi,
Limnidre, Valeşero Nitissa, Sirili, Pirgo
köylerinde bütün Türklerin evleri, yağhaneleri,
zeytinliklerinin büyük bir kısmı Rumlar
tarafından yakılmış, bütün araç ve gereciyle
birçok hayvanlar alınarak 24 erkek, 4 kadın,
8 çocuk en adi işkencelerle öldürülmüştür.
«Kisamo, Samino, Isvakiye
bağlı Apkorona, Ayosvasilis ilçesiyle Resino
nahiyelerinde, Milyopotamo, Aman, Kandiye'ye
bağlı Pribaniçe, köyleri Rum eşkiyaları
tarafından tahrip edildi, evler, yağhaneler
yakıldı, hayvanlar alınarak dağa götürüldü,
yüze yakın erkek, işkencelerle öldürüldüğü
gibi, bir kısmı camilere konarak yakıldı.
«Prolya ilçesinde on beş
gündür emniyette bulundurulan yetmiş Rum,
sağlam olarak hükümete teslim edilmiş, bu
çetecilere hiç bit" işkence ve zulüm
yapılmamıştır. Halbuki bunlar, yüzlerce
Türk'ün icarıma girmiş kimselerdi.
«Rumlar tarafından oğlu
öldürülen, damadı ağır yaralanan Hüseyin
Ağa adlı bir ihtiyar, Hanya yakınlarında
eline geçirdiği iki Rum'u hiç bir şey yapmadan
bir gece evinde ağırladığı gibi, ertesi
gün hükümete teslim etmiştir. Bunun gibi
binlerce insanî hareketler Türkler tarafından
Rum hemşehrilerinden esirgenmemişken, Rumların
yaptıkları adî hareket, bütün insanlığın
yüzünü kızartacak durumdadır.
«Yunanlılar'ın aralıksız
bir çalışma ile silâh, gönüllü ve cephane,
erzak göndererek Adadaki isyancıları kışkırtmaya
devam etmesi, adada huzur ve asayişi sağlamayı,
can ve mal emniyetinin korunmasını imkânsız
hâle koymuş olduğundan, can, mal korunmasının
sağlanılarak, asayişsizliğe son verilmesini
istemekteyiz.»
YUNAN TAŞKINLIKLARI
Yabancı devletlerin, bilhassa
Rusların kışkırtmasıyla Türk sınırında,
Karanya Grabena bölgelerinde de çeteler
kurarak Rumeli'ye sokmak, Makedonya, Tesalya,
Epir'deki Rumları ayaklandırmak, Girit?te
de yaptıklarını daha ileriye götürmek yolunu
denemeye başladılar. Güya bu olayları önlemek
üzere Avrupalılar Girit sularına donanma
da göndermişlerdi. Bu donanma, asayişe yardım
edecek yerde, başta Ruslar olmak üzere gizli
gizli Rumlara yardım ederek bir ihanet filosu
haline gelmişti. (not: 1990'lı yıllarda
Sırplara karşı silahsız kalan Bosnalıları
denizden ablukaya alıp ambargo uygulayan
ve bunu Bosnalıları korumak için yapıyoruz
diyen Nato donaması gibi!)
Bu durumu yaratan Yunanlılar,
Hidra ve Alfeyon savaş gemileriyle adaya
asker göndermeye, güya oradaki asayişsizliği
önlemeye de kalkıştılar.
Ocak ayına kadar süren
huzursuzluk, 29 ocakta son kertesine vardı.
Adaya sokulan birkaç bin Yunan askeri ve
gönüllüsü ile subaylar, eşkıyaların arasına
girerek, onları teşkilâtlandırdılar. Yangınlar,
soygunlar, öldürmeler artık saklanmaz duruma
geldi. Olayların bu kerteye gelişi, büyük
devletlerin Hanya konsoloslarını kendi hükümetlerine
baş vurarak gerekli tedbirin alınması mecburiyetinde
bıraktı. Bu da bir oyundu. Bu oyunla ada,
Yunanlılara verilecekti. Türk askerini çıkarmak
suretiyle adada asayiş sağlanabilirdi. Ama
bu, onların işine gelmiyordu. Konsoloslardan
yalnız Fransız Konsolosu Blan, adadaki durumdan
özellikle Yunan hükümetinin sorumlu olduğunu
7 şubat tarihli raporu ile hükümetine bildirmişti
ki bu da, Fransız sarı kitabında açıkça
yazılı bulunmaktadır.
Bu arada ada halkının,
güya toplanarak Yunanistan'a katılma yolunda
müracaat ettiği ve Yunan Kralı Yorgi'yi,
adayı işgale davet ettiği öğrenildi. Yunanlılar
bu kararı Avrupa'ya bildirerek büyük devletlerin
yardımını istedi, gizli gizli temaslar yapmak
üzere Yunan devlet adamlarını Avrupa başkentlerine
gönderdiler. O zaman hariciye müsteşarı
olan Curzon, Avam Kamarası'nda şöyle konuştu:
«Girit'teki son olayların
Türkler tarafından yapılmamış olduğuna dair
Hanya konsolosu ile Akdeniz'de bulunan amiralimizden
yeterli bilgi aldık. Girit hareketinin başkanları
Yunanistan'a davet edilmişti. Bunların ne
şekilde geldikleri bilinemez. Bunlar bir
müddet sonra da geri gitmişlerdir. Bunlarla
Giritli reisler arasındaki konuşmalar sonucu
bazı şehirler civarındaki Rum aileleri,
ev eşyaları ve sürüleriyle dağlara çekilmişlerdir.
Böylece Kandiye'de isyan başlamış, birçok
Türk aileleri şehirlere sığınarak canlarını
kurtarmak istemişlerdir, işte Yunan hükümetinin
şikâyet ettiği karışıklık, kendilerinin
yarattığı olaylardan başka bir şey değildir.
Zulüm ve fenalık o kadar
ileri gitmişti ki, Yunanlılara yardım eden
ve Türkler'i sevmeyen Lord Curzon bile gerçeği
saklayamamış, bu kadarcık olsun bir itirafta
bulunarak günahlarının kefaretini vermişti.
Times gazetesi de şöyle yazıyordu:
Tarafsız bir görüşle söylemek
gerekirse. Türkiye kadar birçok dinden vatandaşı
olan bir Yurtta kendi yurttaşlarına eşit
muamele eden, milliyet, lisan ve dinlerine
dokunmayan bir büyük devlete Yunan gazetelerinde
uzatılan dil, hiç de insafa ve akıllıca
bir harekete yakışmaz. Zalimce hareket ettikleri
halde, mazlum rolüne bürünmek çok hayret
edilecek bir şeydir. Paris, Viyana, Berlin
gazete ve mecmualarının da aynı yolda yayın
yapmalarına karşı Atina çizmiş olduğu programdan
dönmüyor, Yunan başbakanı Deli Yani, millet
meclisinde açıkça Girit'in Yunanlıların
olacağını söylüyor, Atina basını da bu tezi
savunan yazılarına devam ediyordu.
YUNANLILAR ADA'YA ÇIKIYOR
Yunan Kralı Yorgi, ikinci
oğlu Prens Yorgi'yi altı torpido ile Girit'e
yollamak kararını almıştı. Büyük devletler
güya bunu önlemek için çabalar sarfetmekteydi.
Atina'da yapılan büyük bir törenden sonra
albay Vasos bir alay piyade ve istihkâm
taburu, bir batarya ile Pire?den hareket
ederek, şubatın 15'inde Hanya yakınlarındaki
Platonya'da kıyıya çıktılar. Yunan gazeteleri:
Bunca yıldır beklenen şafak
söktü, emellerimize kavuştuk, Girit'e ulaştık
diye yazmakta. Kral Yorgi ise albay Vasos'a
verdiği emirde:
Girit'in sizce gerekli olan yerinde çıkarak
adayı oğlum adına ele geçirecek, bundan
sonra bütün muameleleri Yunan kanunlarına
göre, kral namına yapacaksınız, oraya varınca
adanın Yunan hükümetince işgal edildiğini
halka bildiriniz diyordu.
Adaya çıkan Yunanlılar,
15 mayıs 1919' da İzmir'de yaptıklarının
aynını uygulamaktan geri kalmadılar. Olayları
önlemek isteyen Avrupalı devletlerin amiralleri,
Yunan hareketlerini kısıtlamak için kordonu
sıklaştırdılarsa da Rum korsanlar gecelerden
faydalanarak bildikleri gibi oynamaktan
geri kalmadılar. Albay Vasos'un söz dinlememesi
karşısında, adayı bombardıman bile ettiler
ama, bir fayda vermedi. Yunanlılar ise,
Atina'da düzenledikleri törenlerle Girit
adasının kendilerine katıldığını yaymaktaydılar.
Avrupalı devletler 2 martta
Atina'ya verdikleri notada şunları istemişlerdi:
a) Girit, hiç bir suretle Yunanistan'a verilmiyecektir.
b) Osmanlı İmparatorluğu'nun mülki tamamlılığı
Avrupalılarca garanti edilmiştir. Girit
için özel bir idare kurulacaktır.
c) Yunanlılar, Girit'ten deniz ve kara birliklerini
çekeceklerdir.
d) Bu kuvvetlerin çekilmediği görülürse
zor kullanılacaktır.
SAVAŞ BAŞLIYOR
Yunanlılar, verdikleri
cevapta, bu kararlara uyacaklarını, ancak
adada bulunan Rumların da fikirlerinin alınmasını
istediler. İçerdeki fesat yine kışkırtmalarla
harekete geçerek Ekrâtori tepesinde bulunan
Yunan çeteleri 9 mart gecesi Türklere saldırıya
geçtiler. Olayları izleyen Fransız konsolosu
Blanc, hükümetine Türklerin haklı olduğunu,
zulmün Yunanlılar tarafından insafsızca
kullanıldığını, birçok Türk'ün tuğla fırınlarında
yakıldığını bildirdi. Olaylarda eli olan
Yunan konsolosluğu memurları, Avrupalılar
tarafından zor kullanılarak adadan uzaklaştırıldı.
Bunu Yunan donanması izledi. Durumu Yunanistan'dan
idare eden Etniki Heten'a, halkı heyecana
vererek bir savaş havası yaratmıştı. Devletler
Girit ablukasını sıklaştırmışlar, denizden
yardım yapılmasını engellemişlerdi.
Yunan kralı Girit'te kazanılan
basanların etkisiyle Tesalya?ya kadar gitmiş,
askerlerini denetleyerek bir savaşın başlamak
üzere olduğunu 27 martta açıklamıştı. Bütün
hazırlıklarını tamamlayan Yunan ordusu,
1897 yılı 3 nisanında sınırlarımızı aşmak
cesaretini gösterdiler. Bu büyük şımarıklığa,
Edhem Paşa kumandasındaki Türk orduları
Dömeke'de gereken dersi verdi. Kuvvetlerinin
çoğunu kaybeden kral, çemberden zor kurtuldu.
Türk orduları Atina yolundaydı ki, mazlum
pozuna bürünerek büyük devletlere yalvarmaya
başladılar. Zaten aracı olacaklarını biliyorlardı.
Savaş az bir tazminat, ufak bir sınır değişikliğiyle
son bulunca Yunanlılar gözlerini tekrar
Girit'e çevirdiler. Buraya bir muhtariyet
verilmesi esasen kabul edilmişti. Yalnız
bir vali bulmak mesele oluyordu. Etniki
Heten'a bunda da başarı kazanarak, genellikle
Rusların yardımıyla Prens Yorgi'yi vali
yaptı. Kandiya'da çıkan bir karışıklıkta
Heten?a nın bir oyunu ile Türk askerleriyle
İngilizler çarpışmak zorunda kaldılar. Bunun
üzerine de askerimizi çekmemizi istediler.
Esasen maksatları da buydu, oyunu iyi hazırlamışlardı.
Güya şimdi devletler adayı koruyacaklardı.
21 kasımda prens Yorgi'nin valiliğe başlaması?nı
Bâbıali protesto ettiyse de hiç bir sonuç
alınamadı. Balkan Savaşı'na kadar da Girit,
güya muhtar bir idare altında kaldı. |